Soyun Etkisi ve Şaşkınlığım
Ben genetiğe inanmıyordum.
Yani — şöyle: kalıtımın temel bir etmen olduğunu kabul ediyordum, elbette. Göz rengi, boy uzunluğu, metabolizma hızı. Fiziksel platform. Ama karakter? Yatkınlık? Beceri? Bunlar öğrenilmişti, çevreseldi, tercihti. Beden bir kapıydı, ruh içeriden geçerken kendi yolunu çizerdi. İnsanın doğuştan tamamen boş levha olduğuna inanırdım bu konuda. Yani tabula rasa: çevre ve irade her şeyi yazar, genetik sadece fiziksel bir platformdur sanırdım. Belki de fazla nürtürist. Genetik determinizmi, kaderciliğin bilimsel versiyonu olarak görüyordum — ama genetiği dışlayan kadercilik de aynı şeydi aslında.
Sonra ailemin hikayelerini tek tek, isim isim, meslek meslek öğrendim.
Ve şimdi burada, bu yazıyı yazarken, eski inanç sistemimin enkazı üzerinde duruyorum.
I. Anne Tarafı: Ateş ve Tornavida
Radyocu Mehmet
Anne tarafımda, ailemizin efsanevi figürlerinden biri vardır: Radyocu Mehmet.
Bölgeye ilk gelen radyoları ve televizyonları, kendi başına, kimse öğretmeden, sadece merakla ve cesaretle çözen adam. Elektrikli aletlere elini sürerken insanların “yapma, elektrik çarpar” dediği, o kişinin de kendi başına devam ettiği, ve sonunda bütün mahalledeki ilk televizyonu çalıştıran adam. Sadece çalıştırmakla kalmayan — tamir eden, modifiye eden, üreten.
Ama asıl efsanevi olan, bu değil.
Makamında, bölgenin en otorite insanlarını dövmüş adam. Başı sürekli belada. Öyle ki, yürüdüğünde kadınların gözdesi. Ailede herkes anlatır. “Kontrol edilemez” lafı, onun için bir iltifat değil, bir varoluş tarzı. Kurala uymaz, yetkilinin önünde eğilmez, ve gerektiğinde yumruk da kaldırır. Ama işin gereğini yapar. Sadece kendi yöntemiyle. Kendi hızında. Kendi anlayışıyla.
Ve buna ek — belki de en çarpıcı olanı — kendi başına keman yapıp çalan adammış. Tornavida tutan ellerin, aynı hassasiyetle tel gerip ahşap yonttuğunu düşünmek, şimdi bana çok mantıklı geliyor. Zanaatla sanat, onun için aynı elin iki hareketiydi.
Ve bu adamın kanında büyüdüğümü düşünmedim hiç. Sadece “havalı bir büyük amca” olarak işittim.
Büyük Dede: Soğuk Komutan ve Usta
Diğer büyük dedem ise Müşir.
Sürgün edilmeden önce Rusya’da makamlı bir konumdaymış. Sürgün sonrası, tek başına, bir dükkân açmış. TSK ile silah ticareti yapan, oldukça sert simalı bir adam. Öyle ki — silahları yapmak için kendisi özel ceviz ağaçları yetiştirirmiş. TSK, silahları ona getirir, tamir ettirir; veya yeni silahlar alırmış. Sadece tamirci değil, üretici. Eline silah aldığında, ahşapla metalin birleştiği noktada bir sanatçıymış. “Konuştu, bitti” tipi. Soğuk, kesin, sınır tanımaz. Ama o konuşulan şey, işin en ince teknik detayına kadar düşünülmüş, kusursuz hesaplanmış bir emirdi. Çünkü adamın elinden kusur çıkmazmış. Tornavidanın ve ceviz ağacının diliyle konuşurmuş.
Ve onun kardeşi, Muhlis usta, adı gibi iyi ve merhametli biri ve — usta marangoz.
Yani anne tarafımda, soy ağacının dalları boyunca, aynı motif: Öğren. Kendin yap. Güçlü, güvenilir ve karşılıklı sarsılmaz saygı olan işbirlikleri kur. Eline alet al. Gerçeği inşa et.
Tam anlamıyla bir zanaatkar ailesi.
Bu arada — ailede herkesin müziğe ilgisi vardır. Bu da tesadüf değil galiba. Keman yapmak, radyo tamir etmek, silah üretmek — hepsi aynı elin, aynı işitsel-hareketsel zekânın farklı yüzleri.
II. Baba Tarafı: Kelam ve Derinlik
Baba tarafı ise, aynı coğrafyanın tam zıttı gibi.
Bölge de bilinen alimlere sahip. Medrese ilmini görmüş, kelamı, fıkhı, akli ilimleri derinlemesine bilen insanlar. Bölgede yön tarifi yapılırken, hâlâ onların ismi kullanılıyor.
Dedem Molla Abdülaziz’in yazdığı Arapça notlar, hâlâ evimizde durur. Sayfaları kararmış, mürekkep kokusuyla, nesilden nesile taşınmış bir ilim mirası. Ben çocukken elime alıp bakardım — anlamazdım, ama hissettirirdi. O ağırlığı.
Bu, popülerlik değil. Bu, bir topluluğun, kuşaklar boyu, seni bilgi otoritesi olarak kabul etmesi. Kelamın ağırlığıyla konuşmak. Delilin inceliğiyle ikna etmek. “Ben dedim, oldu” değil — “Şöyle düşün, şöyle gör” diyerek, zihnin kendisinin yolunu çizmesini sağlamak.
Yani baba tarafında, soy ağacının dalları boyunca, aynı motif: Öğren. Derinle. Anla. Açıkla. Gerçeği kelamla inşa et.
III. Çarpışma ve Birleşim
Ve ben.
Ben, bu iki hattın kesiştiği noktada doğmuşum. Ve bunu yıllarca fark etmedim.
Çocukken elimden düşürmezdim kırık aletleri, eski elektronikleri. Onları kırar, anlamaya çalışır, bazen gerçekten tamir ederdim. Ama aynı zamanda — aynı zamanda — bir şeyi anlamadan yapamazdım. Yani sadece çalışsın yeter demezdim. Nasıl çalıştığını bilmek zorundaydım. Ve sadece nasıl değil, neden. Neden bu frekans? Neden bu akım? Neden bu mantık?
Üniversitede, kimya-elektronik-fizik üçgeninde gezindim. Sonra yazılım. Ama her seferinde aynı desen: Bir şeyi derinlemesine öğren, onu kendi gerçekliğine dök. Yani: Önce anla (baba tarafı), sonra inşa et (anne tarafı).
Ama bunu “genetik”le açıklamazdım. Tam tersine: “Ben bu işlere ilgi duydum, çünkü etrafımda gördüm, çünkü toplumsallaştım böyle” derdim. Çevresel bir hikaye anlatırdım kendime. Ve bu hikaye, eski düşüncemle örtüşürdü. Beden bir platformdu, ilgiyi seçmiştim, yönü belirlemiştim.
IV. Şaşkınlık
Şaşkınlık, aniden geldi.
Birkaç ay önce, aile hikayelerini daha detaylı dinlerken, soyağacını kurcalarken, aniden bir desen fark ettim. O desen, benden önce binlerce kilometre ötedeydi. O desen, benden önce yüz yıllarca öncedeydi. Ve o desen, ben onu bilmeden, aynı şekilde yaşıyordum.
Radyocu Mehmet’in “kontrol edilemezliği” — benim de, bir projeyi kendi anlayışımdan başka hiçbir otoriteye teslim etmemem. Büyük dedemin “soğuk kesinliği” — benim de, teknik bir konuda emin olana kadar durmamam, tartışmam, ama emin olduktan sonra taviz vermemem. Baba tarafının “derinlemesine anlama” zorunluluğu — benim de, bir sistemin yüzeyinde asla kalmamam, alt katmanlara inmem, alt katmanların alt katmanlarına…
Bunları ben seçmemiştim. Çünkü seçim, farkında olmak demektir. Ve ben, bu davranışlarımın nereden geldiğini hiç sorgulamamıştım. Sadece “ben böyleyim” demiştim.
Ailede ayrıca garip bir gelenek vardır mesela: tek erkek çocuklar tek küpe takar. Yaşı ne olursa olsun. Çocukken fark ederdim, büyüdükçe merak ederdim. Ve şimdi — yaşım ne olursa olsun — ben de takıyorum. Bunu neden yaptığımı sorgulamadım yıllarca. “Aile geleneği” dedim, geçtim. Ama şimdi düşünüyorum: bu da, tornavida gibi, keman gibi, desen gibi — bilmeden taşıdığım bir el izi.
Ama “ben” kim?
V. Eski İnancın Çöküşü
Eski inancım, bu noktada bir çatırtı duydu.
Çünkü şunu fark ettim: Aynı ilgi, aynı yatkınlık, aynı dürtü — sadece benden önceki kuşakta değil, ondan öncekilerde de var. Ve o dürtü, o yatkınlık, fiziksel bir platformdan daha fazlasını taşıyor. Sinir sisteminin bir eğilimi var. Bir varsayılan ayar.
Bu, “genetik determinizm” değil. Yani bu yatkınlık beni zorlamıyor. Ama bu yatkınlık, beni eğik bir düzlem üzerine oturtuyor. Ve o düzlemde, bazı yönlerde yürümek daha kolay. Bazı yönlerde yürümek ise, sürekli bir zıtlaşma gerektiriyor.
Ama bu soy hattından gelen sadece zanaatkarlık ve ilim değil. Aynı bedende, aynı moleküllerde, aynı hat üzerinde taşınan başka şeyler de var. Reflü. Yüksek tansiyon. Bedenin, kendine ait bir hafızası olduğunu hatırlatışı. Güçlü bir sindirim sistemi değil, gergin bir sindirim sistemi. Stres altında ilk tepki veren organ. Bunlar da miras. Olumlu yeteneklerle beraber gelen, aynı paketin içindeki olumsuz maddeler.
Şimdi düşünüyorum da: Belki de en büyük şaşkınlık, genetiğin bizi mahkum ettiğini değil, bizden önce bir hikaye yazdığını görmek. Ve o hikayenin, bizim hikayemizin başlangıç bölümü olduğunu fark etmek.
VI. Yeni Bir Anlaşma
Genetiği değiştiremem. Ama onu okuyabilirim artık.
Ve okumak, fark etmek demek. Fark etmek ise, bilinçli bir ilişki kurmak demek.
Anne tarafının “kontrol edilemezliği” — benim için artık sadece bir çekicilik değil, aynı zamanda bir risk. Çünkü o dürtü, bazen işbirliğini zorlaştırıyor. Baba tarafının “derinlemesine anlama” zorunluluğu — bazen aksiyonu geciktiriyor. “Anlamadan yapmam” demek, bazen “yapmamak” demek.
Ama şimdi bunları biliyorum. Ve bilmek, eskisine göre bir fark. Çünkü bilmeden tekrar eden desen, bilerek tekrar edildiğinde — tamamen durdurulamazlarsa da ya bilerek kontrol edilebilir, ya da bilerek devam ettirilebilir. Ama en kötüsü, bilmeden tekrar etmek, ve bunu “benim iradem” sanmak.
VII. Aynı Toprak, Farklı Meyve
Ama şunu da söylemeliyim: Aynı soydan onlarca kişi daha var. Aynı coğrafya, aynı hikâyeler, aynı etkiler.
Aynı yatkınlık, aynı inat, belki aynı zekâ — ama farklı bir yöne, farklı bir döneme, biraz daha farklı bir kombinasyona denk gelmiş.
Ortak desen şu: Ailenin genetiğinde sistemin kurallarına boyun eğmek yok. Herkes kendi meşrebince Sistem’de bir yer bulmuş, tırnaklarıyla gelmiş ve orada kendi şartlarıyla tutunmuş.
Aslında her kişinin yani kombinasyonun kendisine ait bir güzelliği, gücü ve zayıflığı var. Fakat, ortak yatkınlık aynı.
Bu, bana Einstein’ın veya Michael Jordan’ın çocuklarının neden onlar gibi olmadığı sorusunu hatırlattı. Einstein’la Monroe arasındaki meşhur espriyi de.
Cevap basit: Çünkü perfect storm kopyalanamaz. O fırtınanın oluşması için binlerce değişkenin aynı anda, aynı yerde, aynı şekilde buluşması gerekir. Genetik yatkınlık sadece potansiyeldir ve bu potansiyelin nasıl olduğu rastgele. Ayrıca potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için, çevrenin onu okuyabilmesi, onu koruması, ona zemin sunması, ve onun fark edilmesi gerekir.
Genetik tamamen bir şans oyunu. Ama genetik, tek başına hiçbir şey ifade etmiyor.* İfade eden, onun neyle, nerede, ne zaman buluştuğu.
Bunu anlamak, kadercilik yerine bir tür… soğuk şükran doğuruyor. Ve o şükranın karşısında, bu yazıyı yazma sorumluluğu.
VIII. Son Söz
Soyumda, zanaat ve ilim, el ve kelam, ateş ve akıl — birlikte yürümüş.
Ben, bu iki hattın kesişiminde, ikisinin de araçlarını taşıyorum. Ve belki de, ikisinin de kör noktalarını. Hangisinden ne aldığımı tam olarak ben de bilmiyorum.
Genetik, bana bir başlangıç kitabı vermiş. İlk bölümleri yazmış. Ama gerisi — değil.
Sadece artık, yazarken, sayfaların arasında eski bir el izi görüyorum. Ve o izi görmek, kitabı daha dikkatli, daha bilinçli yazmamı sağlıyor.
Eski zihnim, belki de en çok şaşırdığı şeyi öğrendi:
Genetiğin etkisi, sandığımdan da büyükmüş. Anne tarafı çok daha etki ediyor. Sanırım, mitokondriyal etkilerden. Bedenin çalışma şeklini belirliyor. Beynin çalışma şeklini belirliyor. Ve en çarpıcı olan: Bu yatkınlıklara uygun davranmadığında, beyin kendini kapatıyor. Sinir sistemi geriliyor, beden alarm veriyor. Mide bulantısı, yüksek tansiyon, beynin gerçekten durması, yoğun sıkılmak ve o tanıdık kasılma. Bunlar sadece “hastalık” değil. Aynı zamanda, uygunsuz ortamda ve olduğu gibi davranmamak için ciddi bir çaba ile kendini sınırlamaya çalışan bir motorun gürültüsü. Zaten pek uzun sürmez aksi şeklinde davranmaya başlamam. Çünkü bu benim.
Sonuç olarak, anladım ki;
Her şey genetik değil. Aynı şekilde her şeyin sonradan çevreyle beraber olabileceği de. İkisinin zarif bir dansı.
Beden, sadece bir kap değil. Aynı zamanda, çok eskiden gelen bir hikayenin, ilk cümlesi. Ve o cümlenin devamını getirmek, yalnızca insanın kendisine kalmış.
EOF.