Skip to content
Can Eroğlu. |
Geri dön

En İmkansız Amaç

Güncellendi:

I. En İmkansız Amaç


Bu beden bana zaman zaman sınırını hatırlatıyor.

18 yaşından beri böyle. Gelir, gider. Bazen aylarca yoktur — sonra birdenbire döner. Hâlâ burdayım der gibi. İğrenç bir şey. Ama dürüst. Bedene ait tepkileri taklit edemezsin, onları hissetmek zorundasın. Bilinç yoktur o anlarda, sadece beden var.

Ölümlüyüm. Bunu çoğu insan soyut bir bilgi olarak taşır kafasında, asla hissetmeden. Ben zaman zaman somut olarak hatırlıyorum. Fark bu.

Ve umrumda değil.


Bütün bu anlamsızlığın ortasında dururken, hissediyorum bunu.

Güneşin ısısını, yerçekimini, kan dolaşımını — hepsini.

Ve sadece şunu düşünüyorum:

Harika.


Nietzsche 1882’de bunu yazdığında kimse ne dediğini anlamadı. Hâlâ da anlamıyor çoğu.

Nietzsche’nin “Wille zur Macht” — Güç İstenci — insanların sandığı gibi başkalarına hükmetme arzusu değil.

Güç istenci şu: Potansiyelini tam olarak kullanmak isteme dürtüsü.

Bir ağacın köklerinin çatlağa girip taşı kırması güç istencidir. Bir sanatçının daha önce dünyada olmayan bir şeyi yaratması güç istencidir. Bir mühendis olarak, “bu daha zarif çalışabilir” deyip gece yarısı mimariyi baştan yazması güç istencidir.

Nihilizm bir zehir değil — bir davettir.

“Her şey anlamsız” dedikten sonra iki yol var:

Ya orada yatarsın. Ölene kadar nefes alır fakat yaşamazsın. Ya da kalkarsın ve anlam inşa edersin.

İkinci yol daha zor. Çünkü hiç hazır malzeme yok. Hiç kılavuz yok. Hiç onay yok. Sadece sen, boş bir masa ve elindeki aletler var.

Ama o masadan çıkan şey senin. Tamamen senin.

Bir şirketin çıkarları değil. Bir toplumun beklentisi değil. Bir algoritmik sistem tarafından optimize edilmiş bir hayat değil.

Senin.

Ve bu — bu his — dünyadaki hiçbir güvenli seçim, hiçbir onaylı kariyer, hiçbir sürü kararı sana veremez.


Güçlü olmak bir hak değil — bir sorumluluk. Ve bu sorumluluğu almayı reddeden insan, ömür boyu başkasının değerleriyle yaşar.

II. Sürü

İnsanların büyük çoğunluğu boşluğu fark etmemek için sistematik olarak çalışıyor.

Hafta içi rutin. Hafta sonu dizi. Sosyal medya onayı. Kariyer basamakları. Kredi. Yatırım. Emeklilik hayali. Tekrar.

Bu bir kötülük değil. Sadece bir savunma mekanizması. Anlam üretmek yorucu. Kendi değerlerini kendin yaratmak korku verici. Çünkü o zaman yanılabilirsin. Yanlış seçebilirsin. Ve seni affedecek üst bir otorite yok.

O yüzden sürü bir ortak anlaşma kurdu: Herkes aynı şeyi isterse, kimse yanlış seçmemiş olur.

Nietzsche buna sürü ahlakı dedi. Benim için başka bir ismi var: Konfor Tuzağı.

Statükona boyun eğ. Bekleneni yap. Küçük isyan et ama sistemin dışına çıkma. Herkesle aynı yönde koş — o zaman kaybolsan bile en azından yalnız kaybolursun.

III. Kim Yazıyor?

Toplum sana bir liste sunuyor.

Ve bu listedeki her maddeye razı olursan hayat daha kolay geçiyor. Daha az sürtünme, daha az yargı.

Ama bu liste senin değerlerinden oluşmuyor.

Nietzsche’nin fikri burada doğuyor: Değer tablosunu kendisi yazıyor. Başkasından devralmıyor, miras olarak kabul etmiyor — yaratıyor.

Bu, anarşi değil. Tersine, bu çok daha sorumlu bir varoluş. Çünkü artık “toplum böyle istiyor” ya da “tanrı böyle emretti” diye bir mazeretim yok. Seçtim. Ben seçtim. Ve yanlışsa, bu yanlışın sahibi benim.

Toplumu reddetmiyorum. Toplum gerçek — ve gerekli. Ama toplumun sana sunduğu değerlerin büyük çoğunluğu zamanında birilerinin çıkarına hizmet etmek için şekillendirildi, nesilden nesile aktarıldı ve artık kimse gerçekten neden orada olduklarını bilmiyor. Dogma böyle çalışır: kökenini kaybedince sorgulanamaz hale gelir. Ayrıca, toplum, sadece belirsizliği azaltmalıdır. İnsan ruhlarını sindiren acımasız bir “makine” olmamalıdır.

Her insanın mutlu, sağlıklı ve özgür yaşama hakkı var. Bu kadimdir, değişmez. Ama o haklara giden yolun bu olması gerektiğini kim söyledi? Çağlar değişir. Amaçlar aynı kalabilir, yollar değişmek zorundadır — zaten değişiyor. Ezelden beri değişmeyen tek yasa şudur: her şey değişir, sadece değişimin kendisi değişmez. Buna hiçbir güç karşı koyamadı.


“Mezarlıklar onuru için ölenlerle doludur.”

Halk bunu sever. Çerçeveletir, duvara asar, cenaze törenlerinde okur. Çünkü başkasının fedakarlığı üzerine kurulu bir rahatlık var — o öldü, sen yaşıyorsun, ve şimdi onu “kahraman” diye anarak bu asimetriyi vicdanına yediriyorsun.

Ama cesetler konuşamaz. Ve konuşabilseydi, büyük ihtimalle bu insanlar farklı şeyler söylerlerdi.

Ölümde gurur yoktur. Acı çekmek erdemli değildir. Tarih boyunca en trajik hikayeler halkın “kahraman” diye andıklarıdır, çünkü halk tabiatı gereğince bencildir. Bu doğaldır, kötü bir şey değildir. Birisi kendisini topluma adadığında kendisinden geriye bir şey kalmaz. Geri kalan sadece bir sembol — artık sahibi olmayan, halkın istediği anlama büründüreceği bir isim.

Ve sen o ismin içinde değilsin artık.

Öldüğünde hakkında söylenen destanları duyamazsın. Çoluk çocuğunun geleceğini garanti altına alamazsın. Çünkü bu kainat yapısı itibariyle belirsizdir — bir deprem, bir yönetim değişikliği, trafik kazası, hastalık ya da ne idüğü belirsiz bir magandadan gelen bıçak, gözünden sakındığın çocuğunu senin yokluğunda hayattan alabilir. Onları korumak için orada olmayacaksın. Çünkü sen yoksun artık. Kahraman oldun.

İstediğin kadar sev veya sevil, istediğin kadar bağ kur, istediğin kadar kök sal —

Ameliyathaneye her zaman tek gideceksin.

Bu bir karamsarlık değil. Bu, en ham gerçeğin soğuk ve sade ifadesi. Yalnız doğdun. Her şeye rağmen, her bağa rağmen, her sevgiye rağmen — yalnız öleceksin. Aralarındaki zaman diliminde ne kadar kalabalık olursan ol, o iki nokta değişmez.

O zaman tek gerçek soru şu kalıyor: Bu yalnızlığın içinde, kendin için ne inşa edeceksin? Merak etme: sen kendin için inşa ederken, çevrende olanlar da inşa ettiklerinden ısınacaklar.

Bu sorunun cevabı miras alınamaz. Başkasından devralınan değerler — ne kadar iyi niyetle verilmiş olursa olsun — sonunda kırılıyor, çünkü sana ait değiller. Dışarıdan dayatılan bir amaçla yaşayan insan, o amaç sorgulandığında içi boş kalıyor. Değer tablosunu kendin yazmak zorunda değilsin diye bir kural yok — sadece yazmak zor. Çünkü o zaman yanlış da sen seçmişsin olursun. Affedecek üst bir otorite yok. Sığınacak bir sistem yok.

Bu yüzden pek çok insan, yazamaz.

Benim değer tablom basit:

İlkelliğin/yabaniliğin bilgeliğini unutmam. Sadece alışıldığı için çalışmasını kabul etmem. Sınırlara kadar zorlarım, sınırlara sürekli saldırır ve kırarım. Fakat, sınır dayanamazsa, o sınırları aşmam. Çünkü hakimiyet ile zalimlik arasında da ince bir sınır vardır. Anlamadan imzalamam. Hedefimi başkasının onayıyla belirlemem. ve… mizah/yaramazlık(😏), burayı çekilebilir kılan tek şeydir.

Bu bir ahlak sistemi değil. Bir varoluş tutumu.

IV. Neden Paylaşıyorum?

Yaptığım donanımlar yarın bir çöp kutusunda yok edilebilir. Yazdığım kitaplar okunmadan kaybolabilir. Kurduğum sistemler çökebilir, kaldığım izler silinebilir.

Bunları insanlığa katkı için yapmadım. Aydınlanma için değil, kalıcılık için değil, onay için hiç değil. Çünkü ezelden beridir otoriteyle problemim vardır — ruhum bu. Otoritelerle yalnızca karşılıklı faydaya bağlı güvenilir işbirlikleri yapmayı severim; fakat geri kalan her şeyde ondan haz etmem.

Bunları yaptım çünkü yaparken hoşuma gitti. Bu kadar basit, bu kadar kesin.

“Ee niye paylaşıyorsun?”

Valla, haklı bir soru.

Çünkü insanlar sosyal yaratıklardır, yani benim için de yaratılışım gereği, kaçınılmaz. Ama daha önemlisi — bu eserlerin kendilerine ait, tabiatı gereğince bilinme hakları var. Benden bağımsız. Ayrıca, burası bir nevi kişisel not defterim - pek fazla kişiye hitap etmeyecek. (…öyle olacak değil mi? xD)


Kendimden bu kadar bahsetmek yeter.

Bu çağda insanlar hiç olmadığı kadar özgür. Sanılanın aksine tarihin en barışçıl dönemindeyiz. Güvenlik, tıp ve gıdaya erişim tarihte hiç olmamış seviyede. Kadınlar, tarihte ilk defa yüksek oranda işgücüne katılıyorlar, eğitim ve statüde erkekleri geçmiş durumdalar ve tarihte yine ilk defa toplam servetin neredeyse yarısına sahip olmak üzereler. Yani kimse hayatta kalmak için savaşmak veya istemediği biriyle birlikte zorunda artık değil. Binlerce yıllık en temel amaç — hayatta kal — büyük ölçüde çözüldü.

Geriye ne kaldı?

Daha fazla tüketim. Daha cilalı, daha optimize edilmiş, daha verimli ama tamamen boş rutinler. Nesiller boyu taşınan anlam ve amaçlar, araçsallaştırıldıkları için tabiatlarını kaybettiler. Artık bir şeye neden değer verildiği bile bilinmiyor — sadece değer veriliyormuş gibi yapılıyor, çünkü hep böyle yapıldı ve kazanç getiriyor.


Evet — çocuk yapmak, onu büyütmek, kadim ve güzel bir histir. Bu kapıyı kapatmak akılsızlık olur. Ama o hissin sandığından biraz daha kısa süreceğini bilerek. Ve o his geçtiğinde hayata öfke duyuyorsan, hayal kırıklığıyla — o amaç o kişiyle gerçek değildi zaten. Sürünün sana verdiği bir hedefti. Tarihteki neredeyse tüm meşhur kişilerin çocukları ona yetişemedi ya da geride kaldı — çünkü o insanları yapan perfect storm, yani istatistiksel imkansız nadirlik, üremekle kopyalanamaz.


V. Tespit

20’li yaşlarımda psikolojik olarak çok dayak yedim ve ailemin, Ahıska sürgündeki gerçekliği bana küçük yaştan beri öğreten yaşadıklarını dinleyerek büyüdüm.

O dönemin en dip noktasında, meşhur uçurumun dibindeki bir günümde, oldukça soğuk bir şekilde şunu fark ettim:

En imkansız ve ölümden sonra bir anlam ifade etmeyecek bir amaç bile, amaçsızlıktan iyidir.

Çünkü kainat amaçsızdır. Amaçsız olan ölüdür.

Bu evrende nesnel bir anlam yoktur — bu tartışılmaz. Ama kainat bile özünde anlam arar. Madde birleşir, sistemler oluşur, karmaşıklık kendiliğinden doğar. Evren sana bir şey sunmuyor; ama var olmak, ortaya çıkmak, bir yer kaplamak — bunların bir bedeli var.

O bedel şu: Ona bir hikaye sunman gerekiyor.

Başkasından devralınmamış, korkudan değil tutkudan yazılmış, imkansız bile olsa sana ait olan bir hikaye.


Benim hedefim dini değil, insani değil ve oldukça imkansız. Ve tamamen bana ait. Ve peşini bırakmayacağım.

Bu bir kararlılık beyanı değil. Sadece bir tespit. — tıpkı beden sınırlarını şu an hatırlattığında soğukkanlılıkla not alır gibi.

Çünkü bu hedefe ulaşamasam bile o yönde ilerlemiş olmak, yönü hiç seçmemiş olmaktan her zaman daha iyi.


Amaçsızlık beni öldürür. İmkansız bir amaç ise en kötü ihtimalle yaşatmış olur.

EOF.


Bu makaleyi paylaş:

Önceki Makale
Soy Ağacımın Hayaletleri
Sonraki Makale
CTH v.0.1 — Can's Third Hardware