CHUA
Bir süredir siteye bir şey düşmedi.
Sebebi basit: hayat araya girdi, her zamanki gibi hiç haber vermeden. Birkaç kişisel mesele kafamı işgal ediyordu ve iş tarafı yoğundu. Yani yazacak enerjiyi bir türlü bulamadım. Susmak bazen bir tercih değil — sadece o anki ruh halinin izin verdiği tek durum oluyor.
Planım başkaydı aslında: Analog PC projesini bitirip üzerine geniş bir makale yazmak.
Şematik bitti. Kağıt üzerinde her şey tamam — ama önümde en az 2-3 haftalık, sabır isteyen bir lehim maratonu duruyordu, ve o sabrı o gün toplayacak halim yoktu. Önce hayatla ilgili birkaç şeyi çözmem gerekiyor.
Analog PC bir kenara kalktı öyleyse. Şematik hazır olsa da. (KiCad FTW.) Kimse ölmedi, evren’in sikinde bile değildi — proje sadece bekleme moduna geçti.
Onun yerine daha küçük, ama bir o kadar felsefi bir şeyle oyalandım.
Aslında amaç hâlâ Analog PC’ydi. Ve analog işlerin doğasında değişmeyen bir şart var: simetrik besleme. Hem + hem de - voltajlı bir güç kaynağı.
Sorabilirsiniz: “Voltajın negatifi mi olur?“
1. “Voltajın Negatifi mi Olur?”
Kısa cevap: hayır, olmaz. Uzun cevap, her zaman olduğu gibi, daha ilginç — ve biraz da rahatlatıcı, çünkü mesele göründüğü kadar dramatik değil.
Voltaj mutlak bir büyüklük değildir zaten. İki nokta arasındaki potansiyel farktır, hepsi bu. “5V” dediğinde aslında “bir noktaya göre 5V daha yüksek” demiş olursun. O referans noktasına toprak (ground, GND, VSS, 0V) deriz — devrenin sana verdiği tek sabit nokta, o bile keyfi olarak seçilmiş.
Referansı nereye koyarsan koy, ölçüm ona göre şekillenir. Bir laptop adaptörünün ucunda, mesela, + ve - kablo arasında 19V’luk bir fark vardır. - kabloyu 0V kabul edersen + kablo +19V’tur. Ama tam ortadan bir referans çekersen — o zaman bir taraf +9.5V, diğer taraf -9.5V olur. Voltaj değişmedi, sadece nereye baktığın değişti — perspektif meselesi, tıpkı çoğu sosyal tartışma gibi. (o, sabah kuşağı programları değil.)
Simetrik beslemede yapılan da tam olarak bu: tek yönlü bir kaynağı, ortasından bir sanal toprak (virtual ground) ile ikiye bölüp bir tarafı +12V, diğer tarafı -12V haline getirmek.
En eski ve en dürüst örneği zaten cebimizde taşıyoruz: seri bağlı piller.
İki pili uç uca seri bağlarsan, aralarındaki bağlantı noktasını “orta nokta” kabul edip oradan toprak çekebilirsin. O anda bir pil +, diğeri - olur — hiçbiri değişmedi, sadece nereden baktığına karar verdin.
Voltajın kendisi de zaten bu: elektrik alanının potansiyel farkı. EM kuvveti için bir tür basınç gibi düşün.
Deniz kıyısında durduğunu hayal et. Başının üstündeki bir nokta sana göre +x’tir — yukarıda, potansiyeli yüksek. Denizin dibi ise -x’tir — aşağıda, potansiyeli düşük. Ama bu “yukarı” ve “aşağı” mutlak değil, sana göre. Aynı şey.
Şimdi haklı olarak sorabilirsin: “İyi de bize ne bundan? Ne ihtiyacımız var?”
Doğru soru. Çünkü pek çok yerde gerçekten ihtiyaç yok. Dijital dünya 0 ve 1’le idare eder, hepsi pozitif tarafta yaşar — rahat, konforlu, tek yönlü bir hayat. Kimse negatife düşmüyor orada. (xD o yüzden gerçek dünya değildir.)
Ama analog iş öyle çalışmıyor. (işte gerçek dünya.)
Analog devrede uğraştığın şey bir dalga. Dalga sadece yukarı çıkmaz, aşağı da iner — sinüsün tepesi kadar çukuru da var. Beslemen 0-12V arasına sıkışmışsa, dalganın alt yarısını — negatif kısmını — işleyecek yerin yok. Devre onu ya keser, ya da anlamsız bir DC ofsetle gösterir. Ya hep, ya hiç — üçüncü bir seçenek yok.
O yüzden negatif voltaja ihtiyaç duyuyoruz: dalganın negatif tarafını da, kesmeden, bozmadan işleyebilmek için.
Ve bunun bedeli var. Piyasada hazır negatif voltaj üreten bir adaptör ya da devre bulmak inanılmaz zor. Niş iş. Kimse senin için -12V basıp satmıyor — motivasyon konuşmaları gibi, piyasa da pozitif düşünmeyi seviyor. Negatifini kendin üreteceksin — her zaman yapıyor olduğun gibi.
Analog PC’ye girerken bunun farkındaydım zaten. Negatif voltaj şarttı, tartışmaya gerek yoktu.
Çözüm kulağa basit geliyordu: LT1054. Bu küçük entegre, elindeki pozitif voltajı — 15V’ye kadar — alıp aynısının negatifini basıyor. 15V verirsin, -15V alırsın. Sihir gibi. Ama bedavaya sihir yok amk, faturası her zaman geliyor.
LT1054’in bir akım limiti var: 30-40mA’de tıkanıyor. Sınırın ötesini istersen entegre omuz silkiyor, “bu kadarını yaparım” diyor 🤷 — en azından dürüst, çoğu insan bunu bile söylemiyor.
Sorun şurada: 1970-80’lerin analog dünyası akım konusunda hiç nazik değil. O devrin op-amp’ları birer akım canavarı — kimse onlara “yavaşla lan” dememiş, aralarından tek bir tanesi bile, tek başına, 10-20mA çekebiliyor. Devrene onlardan birkaç tane koyarsan, LT1054’in 30-40mA’lik bütçesi konuşmaya başlamadan tükeniyor.
Planım aslında temizdi: Analog PC’yi 5V’den beslemek. Önce 5V’yi 15V’ye yükselt (boost), LT1054 ile karşılığında bir -15V bas, en sonunda ikisini de lineer regülatörden geçirip pürüzsüz bir ±12V’a indir.
Kağıt üzerinde iş bu kadardı. Sonra termodinamik, her zamanki gibi, sessizce araya girdi — izin falan istemeden.
2. Termodinamik Araya Girince
Hesaba oturalım. Devrede birkaç akım canavarı op-amp var (10-20mA/tane), artı LT1054’ün kendi ihtiyacı (5-10mA). Toparlarsan, +15V hattından gerçekte çekilen yük kabaca 150mA.
MT3608 ya da MC34063 — elektroniğin eski ama her boka yarayan hurdaları — bu boost oranında (5V → 15V, yani 3 kat) mucize yaratmıyor. Verim, iyimser bir tahminle, %75 civarı:
600mA. 5V’lik bir kaynaktan. “Basit bir yan proje” için hiç basit olmayan bir akım — ama hesabı yapmadan bilemezdim zaten, matematik yalan söylemiyor.
Üstüne bir de duty cycle var:
Anahtarlama elemanı zamanın %67’sinde açık — bobin akımı sürekli yüksek, kayıplar da orantılı yüksek. Sürekli açık kalmak yorucu — devre için de, insan için de.
Ve kaybolan güç bir yere gitmiyor, ısıya dönüşüyor:
Küçücük bir modülün üzerinde boşa giden 0.75W az değil. Isınır. Isındıkça verim düşer. Verim düştükçe daha çok ısınır. Termodinamiğin kimseye saygısı yok — entropi hiç kimseyi affetmiyor, özellikle de “basitçe bir yan proje atayım” diyeni amk.
Fizik’te bunun tam karşılığı var, adı Ginsberg’in Teoremi:
- Kazanamazsın.
- Berabere kalamazsın.
- Oyundan da çıkamazsın.
Sırasıyla: enerjinin korunumu, entropi, mutlak sıfırın ulaşılamazlığı. Termodinamiğin üç yasasının gerçek yorumu. (seviyorum bu metaforu.) Ve o modülün üzerinde ısıya dönüşen 0.75W, tam olarak birinci maddeyi fısıldıyordu: kazanamazsın. Bunu bilerek oturdum yine de, lehimi elime aldım — kazanamayacağını bal gibi bilip yine de oturmak, irade dedikleri şey tam olarak bu.
Yani “basit olsun” diye seçtiğim yol, kendi başına ayrı bir mühendislik problemine dönüştü. Evrenin mesajı netti, hep aynı mesaj: çıkış yok. Kazanamazsın, berabere kalamazsın ve bu simülasyondan aslında çıkamazsın.
3. Çekmeceden Çıkan Kaynak
O yüzden mecburen harici bir kaynağa yöneldim: çekmecede duran, hurdaya çıkmış bir 19V laptop adaptörü — her atölyenin sessiz mezarlığından bir kurtarma.
19V zaten fazlasıyla yüksekti — boost’a falan gerek kalmadı, dert artık tam tersiydi: fazlasını kısmak. Ama doğrudan bağlayıp iş bitmiyordu. Bir SMPS’in çıkışı, göründüğü kadar masum değil — anahtarlama frekansından kalma ripple, yüksek frekanslı gürültü, hepsi orada. Bunu hassas bir analog devreye, özellikle bir osilatöre, olduğu gibi verirsen gürültü doğrudan sinyalinin içine karışır.
Bana gereken şey netti: temiz bir simetrik besleme. ±12V, düşük ripple, düşük gürültü.
4. Voltajın da Kirlisi Var
Şimdi haklı olarak sorabilirsiniz: “Voltajın kirlisi temizi mi olur mk?”
Olur.
Bir DC hattına osiloskopla bakarsan(ilk kez aldım ve baktım, evet.), idealde ne görmen gerekir? Düz bir çizgi. Zamanla değişmeyen, 0Hz’lik pürüzsüz bir sinyal — AC bileşeni sıfır.
Ama gerçek dünyada öyle değil. Neredeyse her DC hattının üzerinde, az ya da çok, bir AC bulaşığı biner — buna ripple denir. Kaynağı çeşitli: anahtarlamalı kaynaklarda (SMPS) anahtarlama frekansından kalan artıklar (kHz-MHz mertebesinde), lineer kaynaklarda yetersiz filtrelemeden sızan şebeke frekansı, zayıf topraklamadan bulaşan gürültü…
Bunu aslında kulağınla da duyabilirsin, dolaylı yoldan. Mikrofonun ya da hoparlörün “dip gürültüsü”nü — ses yokken duyulan o hafif hışırtı, uğultu — hiç fark ettin mi? Genelde kaynağı tam olarak bu: temizlenmemiş bir güç hattından sızan 50Hz’lik şebeke uğultusu (Türkiye ve Avrupa 50Hz kullanır, Amerika 60Hz).
Prizden gelen o “kirli” AC, tam temizlenmeden devrenin içine karışıyor ve hoparlörden o bildik “hmmm” olarak çıkıyor.
Bu, biraz önce bahsettiğim toprak (referans noktası) meselesiyle de doğrudan bağlantılı: zayıf ya da paylaşılan bir toprak hattı iki cihaz arasında küçük bir potansiyel farkı yaratır — buna ground loop denir — ve o fark, kulağına aynen 50Hz’lik bir uğultu olarak gelir. Paylaşılan bir referans bazen gürültüye dönüşüyor — devrede de, ilişkilerde de (💀.)
Chua devresi gibi kaotik bir sistem için mesele daha da kritik. Kaos teorisinin can alıcı noktası: küpküçük bir fark zamanla katlanarak büyür — kelebek etkisi, ya da hayatın hemen hemen her şeyi. Beslemedeki birkaç milivoltluk bir gürültü burada “biraz gürültü” olarak kalmıyor, devrenin davranışının içine karışıp sonucu baştan sona değiştirebiliyor. O yüzden “biraz gürültülü olsun, idare eder” diyemezsin — kaos idare etmeyi affetmez.
5. Filtreleme: Pi Filtresi, Ferrit, PTC Sigorta
O yüzden filtrelemem gerekiyordu.
Anahtarlama gürültüsü kHz’in üzerinde yaşıyor — SMPS’in doğası bu. En etkili ve en az yer kaplayan çözüm, üçüncü dereceden bir pi filtresi (C-L-C): 470uF, 22uH, 150uF.
470uF tarafı için , 150uF tarafı için . Üç reaktif eleman üst üste bindiği için roll-off dik: yaklaşık -60dB/decade. Anahtarlama frekansı onlarca-yüzlerce kHz’de yaşadığına göre, filtrenin önünde rahat bir marj var.
Elbette doğrudan buraya atlayamazdım. Öncesinde bir ferrit koydum — EMI çevreye hiç sızmadan, daha girişte kesilsin diye.
Son olarak, girişin en başına bir PTC sigorta ekledim. 1A civarı. Kısa devre falan olursa her şeyi elime almayayım — gerçek anlamda. (hayır, o anlamda değil.) PTC’nin en güzel yanı: ısındığında direncini artırıp akımı kendi kendine kesiyor, soğuyunca da kendiliğinden eski haline dönüyor. Cam sigorta da olurdu, ama o bir kere atınca çöpe gidiyor — ikinci şansı yok, tıpkı hayattaki bazı boktan kararlar gibi. PTC tekrar tekrar kullanılabiliyor; affediyor.
6. Küçük Bir Yaramazlık: Çift Modlu Voltmetre
Buraya kadar hep zorunluluktan konuştuk. Şimdi kendimden bir şey katayım.
Devreye çift mod ekleyip bir voltmetre koydum. Sağ üstteki butona basınca iki mod arasında geçiş yapıyor: biri anahtara giren ana besleme voltajını gösteriyor, diğeri inverter çıkışındaki negatif voltajı.
Fotoğraflarda 19V ile 15V yazıyor — 19V giren voltaj, 15V de inverter çıkışı.
Neden?
Çünkü illa 19V’luk adaptörle sınırlı kalmak istemedim. İleride elime ne geçerse — 12V üstü herhangi bir adaptör — onu takabileyim istedim. Hayat bu; adaptörler gelir gider, sabit kalan tek şey elimdeki tornavida.
Benim işim zaten kaosu evcilleştirmek ya da en azından öyle hissetmek amk. O yüzden her yeni adaptörde fellik fellik multimetre aramak istemedim. Artık tek ihtiyacım bir tornavida: MT3608 modülünün üzerindeki trimpotu, ekrana bakarak çeviriyorum — 15V ve üstü herhangi bir adaptörle ±12V’a oturtuyorum. Gözle, anında, orada burada alet aramadan.
7. Devreyi Kandırmak: Boost’u Invertöre Çevirmek
Sıra inverter kısmına geldi. MT3608 kağıt üzerinde sadece pozitif bir boost modülü. Ama ufak bir hileyle onu bir invertöre çevirebilirsin.
Yapman gereken tek şey, modülün referans çerçevesini kandırmak:
- Çıkış (+) pinini gerçek GND’ye bağla.
- Çıkış (-) ile giriş (-) pinlerini birbirine bağla.
- Giriş (+) pinine adaptörden gelen voltajı ver.
Modül hâlâ kendi işini yapıyor: kendi GND’sine göre bir boost gerçekleştiriyor, “ben burada GND’ye göre yükseliyorum lan!” diye düşünüyor. Ama biz onun GND’sini gerçek GND’ye bağlamadık — gerçek GND’yi onun çıkışına bağladık. Sonuç: modülün kendi referansı, giriş(-)/çıkış(-) düğümü, gerçek toprağın altına düşüyor. Bize kalan tam olarak istediğimiz şey: ayarlanabilir bir negatif voltaj. Modül ise kendi hayal âleminde, hâlâ pozitif bir şey ürettiğini sanıyor — kendi cehaletinde mutlu, belki de en sağlıklı yaşam biçimi bu amk.
Bu da tam olarak başta anlattığım şey: voltaj mutlak değil, referansa göre. Modülü kandırmanın tek yolu, onun “toprak” dediği yeri değiştirmekti.
Elbette bunun bir cezası var: akım 2 kat harcanıyor. Modül kendi referansına göre bir güç dengesi kuruyor, ama gerçek güç gerçek toprağa göre akıyor — ikisi örtüşmüyor. Ödediğin bedel, akım bütçende çıkıyor. Bedavaya hiçbir şey yok — burada hiç yok.
8. Son Temizlik: Lineer Regülatörler
Elimde hâlâ ±15V civarı, boost/inverter’dan yeni çıkmış, ham bir voltaj vardı. MT3608 sonuçta bir SMPS — çıkışı hâlâ kirli.
Bunu gerçekten temizlemenin yolu Türkiye piyasasında tek: L78 ve L79 serisi lineer regülatörler. Başka seçenek yok — 1980’lerden kalma bu antika çipler dışında raflarda bir şey bulamazsın.
Lineer regülatörün mantığı basit: fazla voltajı ısı olarak harcayarak düşürüyor. Anahtarlama yok, kesme yok — sürekli, “aptalca” bir direnç gibi davranan bir geçiş elemanı. Verimi kötü, ama bu çipler 1-2 lira, elini attığın her alette var, ve antika olmalarına rağmen işi görüyorlar. Verimsizliği kimin umurunda amk?
Benim meselemde ise tam olarak bu “aptallık” işime yarıyordu. Anahtarlamalı bir devre değil — anahtarlama gürültüsünü taşımıyor, taşıyamıyor bile. O pürüzlü voltajı, olduğu gibi ısıya çevirip dışarı atıyor. Elimi değdirdiğimde ılık hissediyorum — yakıcı değil, çünkü harcanan güç fazla değil. Ama 20-25V’luk bir adaptör kullansaydım muhtemelen daha da kızardı; düşen voltaj farkı arttıkça harcanan ısı da artıyor. (Eski aletlerde bu regülatörlerin üzerine küçük bir soğutucu, termal macun, hatta bazen kaba bir lehim yığını koyarlardı — hepsi aynı derdin çözümü: ısıyı bir yerlere atmak.)
Son olarak, çıkışa iki tane koruma diyodu ekledim. Sebebi latch-up. Bu regülatörlerin orijinali Türkiye’de yok — piyasada gördüğün hemen hepsi Çin klonu, ve klonlarda silikon seviyesinde sorunlar hiç az değil. Bir rail diğeri düşerken hâlâ ayaktaysa, ya da ters polarite gibi bir durum oluşursa, çipin içindeki parazitik yapı yanlışlıkla tetiklenip kısa devreye dönüşebiliyor. İki diyot, bu senaryolara karşı bir sigorta: regülatörün hiçbir pini, hiçbir koşulda ters yönde akım görmesin diye.
Sonuçta elimde ±12V, yüzlerce mA basabilen bir güç hattı vardı. Analog PC dahil, elime aldığım her iş için kullanılabilecek bir şey.
(Aslında sanırım Analog PC’de kullanmayacağım — sebebi sonra.)
Ama gel gelelim asıl meseleye: CHUA devresinin kendisine.
Peki Bu Devre Neye Yarıyor?
Dürüst cevabı vereyim: pek bir sike yaramıyor. Cüzdanına dokunmuyor, CV’ne satır olmuyor, kimse “aa sen o kaotik devreyi kurmuşsun” diye kapını çalmıyor. CHUA devresi hayatını pratik anlamda hiç değiştirmeyecek.
Peki ne işe yarıyor o zaman?
Kaosu — matematikte “strange attractor” dedikleri, öngörülemez ama yine de kesin kurallara bağlı o hareketi — kağıttan çıkarıp gözünün önüne koyuyor. Osiloskopta X-Y modunda bakınca karşına çıkan şey, birbirine ince sarmallarla bağlı iki halka gibi görünen, hiç kendini tekrar etmeyen bir şekil: double scroll attractor, bilinen adıyla Chua’nın Sarmalı. 🌀 Kaos denen şeyin dokunulabilir, lehimlenebilir hali.
Pratik kullanım alanları da yok değil — kaos tabanlı şifreleme, güvenli haberleşme, rastgele sayı üretimi (evet, CTH’de yaptığım şeyin başka bir kapıdan aynı eve gidiyor). Ama dürüst olalım: bu devrenin asıl işlevi hiçbir zaman “pratik” olmadı. İşlevi, kaosun rastgele bir gürültü değil, kesin matematiksel kurallara bağlı bir fenomen olduğunu kanıtlamaktı — ve bunu sadece 4 pasif eleman ve bir “yalancı” dirençle yapabiliyor olması, evrenin bazen göründüğünden çok daha az kompleks olduğunu gösteriyor.
Yani: hayatını değiştirmeyecek, ama kaosu avucunun içine sığdırmana izin veriyor. Bir aktif nihilist için bundan daha tatmin edici bir faydasızlık yok amk.
CHUA Kim, Nasıl Bulmuş
1983’te bu devreyi tasarladığında Leon Chua, Berkeley’de değil, Japonya’daki Waseda Üniversitesi’nde misafirdi. (Yabancı biri değil aslında — 1971’de dördüncü temel pasif devre elemanı - direnç, kapasitör ve bobin - olarak “memristör”ün var olması gerektiğini teorik olarak ortaya atan da o. Birkaç ay önce daldığım o memristör meselesi, Chua’nın matematiksel çerçevesiyle fiziksel gerçekleştirme tartışması — hepsi aynı adam.)
Arka plan basit: Lorenz denklemleri 1963’te ortaya çıkmıştı, kelebek etkisiyle ünlüydü, ama iki eksiği vardı. Birincisi: gerçek bir laboratuvar devresiyle güvenilir şekilde tekrar üretilemiyordu — insanlar analog bilgisayarlarla simüle etmeye çalışıyordu ama sonuç hep devre toleranslarına, gürültüye, “bu gerçekten kaos mu yoksa devre mi bozuk1!?” belirsizliğine takılıyordu. İkincisi, daha acayibi: Lorenz attractor’ün gerçekten kaotik olduğu matematiksel olarak kanıtlanamamıştı bile — bu ancak 1999’da, Tucker’ın bilgisayar destekli ispatıyla netleşti. Yani neredeyse 40 yıl boyunca herkes “büyük ihtimalle kaotik” diyen bir sisteme güveniyordu.
Chua bu belirsizliğe tahammül edememiş olmalı ki kendi yolunu seçti: rastgele bir devre kurup “bakın kaotik davranıyor” demek yerine, piecewise-linear devre teorisini kullanarak kaosu garanti edecek şekilde tasarlanmış en basit devreyi sıfırdan kurdu. Deneme-yanılma değil, mühendislik. Devrenin gerçekten kaotik olduğu 1997’de bilgisayar destekli bir ispatla kesinleşti — Lorenz’in kendisinden 2 yıl önce. “Kopya” olan, orijinalinden önce ispatlandı — evrenin kara mizah anlayışının nadir örneklerinden biri.
Devrenin kendisi gülünç derecede sade: 2 kapasitör, 1 bobin, 1 doğrusal direnç, ve “Chua diyotu” dedikleri, negatif direnç gösteren doğrusal olmayan bir eleman — iki op-amp’la ya da birkaç transistör ve diyotla kurulabiliyor. Bu son eleman devreye enerji pompalıyor; kaybı telafi eden, salınımı sürdüren şey o. Geri kalanı lise laboratuvarında bulunabilecek kadar sıradan.
Bonus: çoğu Chua devresi işitilebilir frekans aralığında çalışıyor — yani bu kaosu kulağınla da dinleyebiliyorsun.
Kaos, Birkaç Saat, ve Bir Güve
Kaos matematikte sandığın gibi bir “rastgelelik” değil. Tam tersine: CHUA devresi tamamen deterministik — aynı başlangıç koşuluyla başlarsan, kesin denklemler işliyor, zar atan yok. Sorun şurada: başlangıç koşullarına inanılmaz hassas. Milyarda bir farkla başlasan bile sistem o küçük farkı zamanla katlayarak büyütüyor, ve bir süre sonra iki “aynı” başlangıç birbirinden tamamen kopuk iki ayrı hikayeye dönüşüyor. Kelebek etkisi dediğimiz tam olarak bu: hem kesin, hem öngörülemez, aynı anda.
O yüzden CHUA devresinin osiloskop çıktısı hiç kendini tekrar etmiyor. Devre bozuk değil, mucize de değil — matematik böyle çalışıyor sadece.
Neden bu projeyi seçtim diye soracak olursan: çünkü yapması basitti ve birkaç saatimi alıyordu. Analog PC rafa kalkmışken siteye bir şeyler düşürmem gerekiyordu — elimin altında birkaç saatte bitecek, ama bir o kadar da anlatılası bir şey olması lazımdı. CHUA tam o boşluğa oturdu.
Bir de bonus itiraf: Chua’nın grafiği, o double scroll denen şekil, bana bir güve böceği gibi geldi — hoşuma gitti bu benzerlik. Lorenz’in kelebeği kadar şiirsel değil belki, biraz daha loş, biraz daha gece kuşu gibi. Ama olsun — herkesin kendi böceği var. (:p)
Sonuç
Sonuçta CHUA çalıştı, ve ilk osiloskobumun ekranında kaosun kanat çırpışını kendi gözümle gördüm — az önce bahsettiğim o güve, gerçekten oradaydı, X-Y modunda durmadan kendi etrafında dönüyordu.
Osiloskobun kendisi ayrı bir hikaye. Düzgün bir video kaydı özelliği yok. Üstüne Çin malı olunca öğrenme eğrisi de kendine has bir tuhaflığa bürünüyor — menülerin içinde bir süre körlemesine gezindim, hangi tuşun nereye çıkacağı hiç belli olmadan. Zamanla oturur herhalde, her yeni olan gibi.
Ama şimdilik donanıma ara veriyorum. Birkaç ay — kesin bir tarih yok - (başka bir kaç donanım var, bitmek üzere olan. eğer zaman bulursam bitirip ara vermeden önce onu da paylaşırım.), ve galiba bu makale boyunca öğrendiğim bir şey varsa o da şu: bazı şeyler takvimle değil, kendi başlangıç koşullarıyla ilerliyor. Bu süre boyunca lehim dumanı yerine sanata döneceğim, gerçekten özledim. Ve galiba biraz daha “gerçekten hayata dokunan iş”lerin peşine düşmenin, biraz da özel hayatımda maceraya atılmanın vakti geldi (;)
Aslında bütün makale boyunca tek bir şeyi anlattım: tek kutuplu bir besleme dalganın yarısını hiç göremez. Negatif olmadan devre eksik kalır, sinyal kesilir — ya hep ya hiç. Kendi halime baksam, bir süredir ben de fazla tek kutuplu çalışıyorum: hep aynı referans, hep tek başına, hep seri bağlı… ve hayatımın sadece bir yüzünü gösteren. Belki sıra kendi toprağımı bulmakta — dalganın öbür yarısına da bakmakta. Belki bir de seri değil, paralel bağlanmanın vaktidir: tek düğüm gidince hepsi gitmesin, aynı hatta bağlı kalsın.
Kaosu kağıttan çıkarıp gözümün önüne koymayı öğrendim bu makalede. Sırada — sanırım — daha zoru ve kesinlikle daha da eğlencelisi, hayatın kendisinden çıkarmak var.😉